16 Aralık 2013 Pazartesi

2014'te neleri değiştirebilirim?

 
                                                          Merhabalar!
 

                  "İki günü eşit olan ziyandadır" ifadesi insanın kendini geliştirmesi için önemli bir teşvik ve tehdittir. İki yılı birbirine eşit olan da öyleyse ziyan içinde ziyandadır. Çünkü bir yıla çok şeyler sığdırılır, çok şeyler katılır aslında. Ama önemli olan farkında olmak; bir gün, iki gün derken günlerin birer ikişer tükendiğini ve ömürden bitirdiğini kavramak.

               Evet öyleyse gelecek yeni yılda neler katabilirim hayatıma...Çünkü planı yapılmamış bir gün, kenarı çevrilmemiş araziye benzer, herkes onu yağmalar.

Ø     Hayata her koşulda pozitif bakabilirim, her şerde ve şeyde hayır umarım,

Ø     Sağlığımı tehdit eden fazla kilolarım için pazartesini beklemeden (1 Ocak çarşamba) yaşam tarzını değiştirerek ideal kiloma kavuşabilirim,

Ø     Buna bağlı olarak sağlıksız tüm yiyecek ve içecekleri kendim ve ailemin hayatından çıkarırım, (cips, kızartmalar, asitli içecekler, margarinler, fast foodlar)

Ø     Bir yabancı dil öğrenebilirim, bir dil bir insandır,

Ø     Farklı tarzda kitaplar okuyabilirim. Barack Obama 'nın hayatı, veya doğru yaşama kılavuzu olan sünnetleri öğrenebilirim,

Ø     Aile bağlarımı güçlendirebilirim, çocuklarımın bütün hayatlarına şekil veren, karakterlerinin oluşmasına etki eden "nitelikli zaman" ı onlardan esirgemem. Onların ihtiyaçlarını öncelerim. Akrabalarımı daha sık arayabilirim.

Ø     Şükretmeyi katarsam hayatıma aslında her şeyi katmış olurum.

Bu liste çok uzar, peki neleri çıkarabilirim;

Ø     Ufak tefek problem olmayan şeyleri problem yapmayı,

Ø     Fuzuli yani gereksiz harcamaları çıkarabilirim, modayı adım adım takip etmekten, sürekli çarşı pazar gezmekten ve  zaman israfından da kurtulabilirim,

Ø     Eşimle tartışmayı bırakıp anlaşmayı seçebilirim,

Ø     Zaman çok kıymetli, israfına sebep olan her türlü faydasız meşguliyetleri bırakabilirim, her diziyi takip etmek, saatlerce yarışma programları izlemek, internette facebookta saatler geçirmek gibi.

İnsanı değerli kılan niyetidir. Güzel işler yapma azmi ve ümididir, gerisi nasip kısmettir.

           Hoşça kalın.

11 Aralık 2013 Çarşamba

İNTİBA

                                                                İyi Akşamlar,

       "Sen anılması güzel olan bir söz ol. Çünkü insan kendi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibarettir". Bu sabah okuduğum Mevlana'ya ait olan bu veciz ifade çok hoşuma gitti.

       Maalesef yüze söylenen sözlerde riya olabiliyor, menfaatler gözetilerek inanmadığı taltifler yapılabiliniyor(!) ama bir insanı anıyor olmak için o insanın anılan yerde olmaması gerekir. Gıyabında güzel sıfatlarla anılıyorsa bir insan... bana göre  güzel yaşamış, kendine ve hayata değer katmış ve gidişiyle de  bir boşluk bırakmıştır.   

     Çünkü insanın arkasında bıraktığı sadece hoş bir nağmedir ...Her şey hayal gibi gelir geçer ama o insanı sembolize eden,  onu karakterize eden bir kaç cümle mutlaka vardır.   O'nu tasvir eden kelimeler ise o insanın yaşadığı hayatı özetler, bıraktığı intibaı  resmeder. İnsanın imajı oluşturma şansı tek bir kere de...müsveddesi yok, silme düzeltme, tekrar etme imkanı da yok. Ya mana yüklü bir eser, bir şaheser.... ya da anlamını bulamamış, deryada sığ kalmış...kısır döngüde takılmış... Mesela öyleleri vardır ki O'nu andığınızda yüzünüzde hoş bir tebessüm belirir çünkü o hep mütebessimdir, esprilidir, canlıdır, enerjiktir, dürüsttür, her şartta dosdoğrudur, çalışkandır, yardımseverdir, üretkendir, toplum meselelerine duyarlıdır, işinin ehlidir, yaptığının hakkını verir. O'nu anmak bile size mutluluk verir. Veya başka birini andığınızda içiniz incinir, yüreğiniz hep burkulur, çünkü kibirdir, engin dağları kendi yaratmıştır, kırıcıdır, fani olduğunun bile farkında değildir, ebedi var olacak gibi çalımlıdır... Oysa her şey ne kadar da aldatıcıdır...ve çabuk geçicidir...

    Madem ki yapılan  hiç bir şey  zayi olmuyor,  güzel yaşayıp güzeller listesinde anılmak  dileğiyle ....İyi akşamlar..

 

20 Kasım 2013 Çarşamba

DERSHANE = ETKİLİ VE VERİMLİ EĞİTİM





        Bu bir akıl tutulması mıdır ??  Türkiye gündemini günlerdir meşgul eden dershane ve okuma salonlarını kapatma mevzuunu ne kadar iyi niyetle de değerlendirmeye çalışsam; hedefi , kazancı, sonucu itibariyle hiç bir pozitif, mantıklı ve ikna  edici bir gerekçe , açıklama duymadım, okumadım. Ekser çoğunluğun dershanelerin bir ihtiyaçtan doğduğu ve bu ihtiyacın hala ihtiyaç olmaya devam ettiği ve dershanelerin mevcut eğitim sistemimizin eksiklerini tamamladığını, hatta yaralarını sardığı konusunda hemfikirken neden hala zaman ve kelam israfı yapıyoruz?

        Kendim  bizzat dershanenin kaliteli ve eşit eğitim almada ne denli önemli olduğunu yaşadığım için biliyorum. Çocuğum isteksiz ve sanki zoraki okula gidiyor ama hafta sonları aşk şevk ve çoşkuyla dershaneye gidiyor. Neden mi ? Aradığı sıcak ilgiyi, ruhuna hitab eden alakayı, birebir iletişimi, oyun ve ders birlikteliğini, ödev takibini dershane ortamında buluyor ve orada kendini değerli hissediyor. Okulda 46 öğrencinin arasında sevgi paylaşımında sıra bir türlü kendine gelmeden  teneffüs zili çoktan çalıyor....

       Durum böyleyken dershaneleri kapatmak Türkiye'nin hangi problemine çözüm hangi derdine derman olacak ben anlayamadım.Siz anlayabildiniz mi?  Akıl tutulması değilse bu nedir??  


14 Kasım 2013 Perşembe

SONBAHAR SON BAHAR MI?



                                                         Selamlar ve sevgiler herkese,
 
       Yine uzun bir aradan sonra sonbahar hissiyatımı paylaşmak istedim.
 
      Çoğumuza hazin görünür sonbahar mevsimi, ayrılık vaktidir çünkü...  Yaprak dökümüdür bir anlamda....vazifesini tamamlayan binlerce bitki ve  hayvancıklar vefat ederler . Sararan yapraklar nazlı nazlı,  birer ikişer toprağa düşerler...dost ve arkadaşları olan hayvancıklarla birlikte ...Geride çıplak kalan  ağaç ise iskeleti andırır adeta....Ama giderken öyle mucizeli ve adaletli giderler ki, çekirdek ve tohumlarını yerlerinde bırakırlar... sanki eserlerinin fotokopisini emin ellere toprağa emanet ederek giderler, canlıların en alt tabakasında olanlarda bile hiç bir emek zayi olmaz, her iş muhafaza edilir ki gelecek bahar dirilişlerine vesile olsun, her  şeyin anlamlı ve şefkatle olduğu belli olsun. Duygusal olanların kalpleri incinmesin  zaten o nazik bedenleri  kışın şiddetine, yağmuruna, fırtınasına tahammül edemezlerdi ki....

 



Hazan gelecek baharın misafirlerine yer açmaktır....

 
Hoşça kalın.

1 Ekim 2013 Salı

KİTAPLAR

                                                           
                                                           MERHABALAR,

            Hayatta edindiğimiz yararlı ve zararlı alışkanlıklar birden bire oluşmuyor, bizde ikinci bir fıtrat haline gelmesi için iradeli olarak, tekrarlamak gerekiyor. Başta zor ve sıkıcı da olsa, pes etmeden, bazen kendimize rağmen oturtmak gerekiyor. Mesela çok basit bir örnek, diş fırçalama alışkanlığının kazanılması gibi.

            Bir annenin veya ebeveynin evlatlarına kazandırması gereken en hayati, olmazsa hiç olmaz, en değerli alışkanlık kitap okuma alışkanlığıdır bana göre. Bilginin kaynağına ulaşma, aslında bir anlamda her türlü problemin çözüm reçetesi gibidir. Bir insanın mutlu olması, hayatı doğru anlamlandırması, kendini tanıması, başta kendisi ve  toplumla barışık olması için okumayı öğrenmesi gerekiyor. Kitap okumak hayatı doğru okumayı öğretiyor çünkü... Olayların dilini, hikmetini, verdiği mesajı, ancak okuyan, düşünen ve sorgulayan insan daha iyi kavrıyor ve anlamsız ve amaçsız  hiç bir şeyin olmadığının fark ederek huzur buluyor.         
          Tabii model olmak en etkili ve kalıcı öğretme metodu. Şahsen kendi hayatımda kitap okumanın bende bu kadar yer etmesinde babamın etkisinin tartışılmaz olduğunu düşünüyorum. Bizlere sözle hiç bir zaman "evladım kitap okumak iyidir, güzeldir, faydalıdır" gibi nasihatlarını  hiç hatırlamıyorum ama onun kitapsız geçen bir gününü de bilmiyorum, ki o bedenen buralardan gideli yirmi yılı aştı ama sözlerinin ve davranışlarının etkisi, izi hiç bir zaman eskimedi, hep kendini hissettirdi. Demem o ki kitap okumak demek onu yaşamak, hayata geçirmek, içselleştirmek....onunla bezenmek belki  boyanmak demek....

            Biz ev olarak her akşam okuma saati yapıyoruz. Hem herkes bir arada oluyor, okuduklarımızı da tartışıyoruz ama ben çocuklara okumak, çok iyidir, çok güzeldir demeden duramıyorum... Hoşça kalın...

23 Eylül 2013 Pazartesi

Gölcük gezisi







                                                                       Merhabalar,
            Cumartesi sabahı erkenden yola koyulduk. Öğretmen arkadaşlar eşli günübirlik Bolu - Gölcük gezisi tertip etmişlerdi. Aslında iyi bir fikirdi ama bu kadar soğuk olacağını düşünmeliydim. Yolculuğu öğrenciliğimden beri severim aslında, kendimle baş başa kalmayı, düşünmeyi, hayal kurmayı, plan yapmayı ..... O nedenle çok iyi bir yol arkadaşı olduğum söylenmez. Ben susmayı, yolları, doğayı , manzaraları dinlemeyi severim.
          Çamlıdere'de kahvaltı için mola verdik. Herkesin pastası, böreği, keki envai çeşidiyle masayı donattı. Termoslarda çaylarımız...Soğuk havayı atmosferin sıcaklığı ve bereketi ısıttı. Kahvaltıdan sonra fazla vakit kaybetmeden tekrar yola koyulduk. Bolu'dan sonra yaklaşık on beş dakika ağaçların arasından dağa doğru tırmanıyorsunuz ve dağın tepesinde ,vadinin ortasında muhteşem bir doğa harikası .... Gölcük ....
          Ağaçların, yeşilin, mavinin , gölün  de insanı dinlendirdiğini , rahatlattığını, huzur verdiğini hepimiz biliyoruz da, bunların  insan için  ruhen bir doygunluk sağladığını fark ettim. Değil mi ki yeşilden yani tabii ortamlardan uzun süre -mesela kışın- uzak kaldığımızda nasıl ihtiyaç duyuyoruz doğayla iç içe olmayı, piknik yapmayı... demek ki tabiat da insan için bir rızık,  yani  gözümün rızkı,  gıdası. Rengarenk ağaçlar, sakin ve sessiz bir göl ruhuma, adlandıramadığım kimi duygularıma, hislerime, belki hücrelerime, gözüme, gönlüme, yüreğime iyi geldiğini, gözü yaratanın onu tatmin eden rızıkları da pek güzel ve cazip yarattığını fark ettim. Yoksa yemek yemekle gözün karnı gönlü doymaz .... ona hitap eden daha çok böyle harika manzaralardır  diye düşündüm. Tabiatın fon müziği de kuşların cıvıltısıyla oluşturulmuş , bu da kulağın rızkı herhalde... vesselam her organa kendine münasip onu mutlu edecek nimetler veren Zat ne kadar cömert ve ince düşünceli....
        Hafta sonundan  notlar... sesli düşünüp sizlerle paylaşmak istedim...Ailenizle sizler de gidin.
        Hoşça kalın...

16 Eylül 2013 Pazartesi

Unutulmaz yaşananlar...

 
Merhabalar,
 
          Aslında böyle blog yazılmaz, ben de farkındayım, bir görünüp bir kaybolunmaz gizemli yıldızlar gibi... Ama insan yazmayınca yazılmıyor işte... Mazeret üretmeye gerek yok, hayatın hızlı akışı içersinde yeteri kadar önem vermiyoruz ki fırsat oluşturamıyoruz... Doğrusu bu biraz da hakkıyla yazamıyor olma vehmi, düşüncesi...olmasa da oluyor gibi duygular v.s.
 
 
        Ama okullar başladı,  kuşlar yuvadan uçtu, ev hanımı anneler kendileriyle baş başa kaldı. Ve kocaman bir soru belirdi zihinlerinde...??? Acaba tatilde çocuklarıma güzel hatıralar bıraktırabildim mi?  Onlar bizim de misafir olduğumuz dünyada, bizim  evin misafirleri aslında... çok  değil, uzak da değil, beş yıl belki, on yıl gibi bir zaman sonra tamamen uçacaklar uzak diyarlara...Belki yılda bir kere, bayramdan bayrama gelebilecekler yanımıza....Bu çocukluk döneminde bırakılan hatıralar, yapılan fedakarlıklar, onların tatlı sinelerine işlenecek de...aah canım annem.... canım babam sizin yeriniz çoook başka... deyip baba ocağı burunlarında tütecek...ve sizin yanınızı tercih ettirecek...  Bunun için beş yıldızlı otellerde, tatil beldelerinde tatil yaptırmak değil illa ki, ama anneliğin sıcaklığını iliklerinde, babanın verdiği güven duygusunu yaşamının her karesinde hissedecek, işte o zaman hatıralar onları sizin eve sürükleyecek....
 

7 Ağustos 2013 Çarşamba

BAYRAM SEVİNCİ!


 
            Bu kutlu zaman dilimini de geride bıraktık. Bu yıl Ramazan o kadar güzel ve bereketli geçti ki insan İslam dünyasına bakınca; her tarafta açlık, iç savaş, kargaşa...Türkiye'nin her yönüyle cennet gibi olduğunu fark ediyor ve çok  şükretmesi gerektiğini anlıyor.

 

            Bugün arefe günü; bayram hazırlıklarında son rötuşlar yapılacak. Ramazanı yaşadığımız ve hissettiğimiz ölçüde, Ramazan  da kendisini hissettirmiş ve kişiden kişiye farklı duygular, doyumlar, huzurlar ve kazançlar bahşetmiştir.

 

           Bu ay gerçekten farklıydı...bereketli ve sükunetli.... İki oğlum diğer zamanlarda  sık sık birbirleriyle uğraşıp, boğuşurken,  Ramazan ayı onlara bile bir mülayemet verdi ya...

        

             İnsan bedeni yemek içmek gibi  meşgaleleri tatil edince, vücut dinlenmeye geçince, ruh yüceliyor, sanki değerini mi buluyor? İnsani vasıflar ortaya çıkıyor, belirginleşiyor. İnsanlar cömertleşiyor, yardımseverlik, diğergamlık  artıyor. Kardeşlik, komşuluk bağları kuvvetleniyor. İnsanın insanlığı artıyor, çünkü gerçekte insan çok asil bir varlık, kökleri cennete dayanıyor.   Ne bileyim , nasıl ifade edeyim.... Yani ben bu Ramazanda biraz daha anladım... Ruh bedenin rağmına gelişiyor, ya ruhu doyuruyorsun ya bedeni aynı anda ikisi olmuyor,  bedenin maddi isteklerinin esiri olunca ruh ihmal ediliyor, ruhun da arzularına, ihtiyaçlarına kulak vermeli, aslıyetini fıtratına bozmamalı.   Sakin yaşamalı, koşarken düşünemiyor insan, ara da bir kendini dinlemeli. Sanki Ramazan da bir mola gibi, tefekkür molası, ey arkadaş nereye gidiyorsun? ne yapıyorsun ? mutluluğu ve huzuru nerede arıyorsun?

      Mutluluk aslında çok yakınında, içinde, hayata bakışında, yaşamında ama sen çoook uzaklara bakıyorsun...

 

            Bayram sevdiklerimize kavuşmak için vesile olsun. Aile büyüklerimizi, akrabalarımızı, dostlarımızı sevindirelim ki biz de sevinelim. Herkese mutlu bayramlar!

 

16 Temmuz 2013 Salı

İNSANIN MUTLULUĞU NEREDE ?


                                                           Merhabalar,

 

 

            Bu sabah bunu düşündüm, insan nasıl daha rahat eder, daha zahmetsiz, külfetsiz ve daha mutlu yaşar?

          Aslında Ramazan ayı geleli işlerimi minimize ederek zamanımın genişlediğini, kendime ayıracak çok vaktimin olduğunu, bunun da beni rahatlattığını fark ettim. Biz hayatımızı kendi elimizle de biraz zorlaştırıyoruz. Her gün üç kez yemek hazırlamak, toparlamak, yıkamak, temizlemek ciddi bir zaman kaybı olduğunu gördüm. Bence bayanlara  en fazla zaman harcatan yer mutfak işleri. Sonra Diyanet İşleri Başkanının Ramazan mesajında; " israflı sofralar kurmayın, sadeliği tercih edin" gibi açıklaması beni bildiğimiz bir şey olmasına rağmen etkiledi . Dünyanın bir çok yerinde insanlar aç ve felaketlerle boğuşuyor. Suriye , Gazze, Afrika, Mısır  ve daha niceleri. İşte doğru sözün böyle bir yaptırımı  var, hangi sözün kime nasıl tesir edeceğini bilemezsiniz. Doğru ya, nefis terbiyesi yapılacaksa bu ayda nasıl görkemli, şatafatlı sofralarda, abartılı menülerle olacak. Bu ramazan sadeliği tercih ettim. Gerçi Ramazan ne kadar sade olmaya çalışsan da bereket akıyor her yerden, her yandan. Evet bedenimizi değil de ruhumuzu doyuralım bu kez de dedim. Öyle olunca işlerim hafifledi... Ben de rahat ettim...

 

            Sonra hayatımıza baktığımızda,  uğruna yorulduğumuz, belki de kimi zaman yoğunluğundan bunaldığımız, yetişememekten depresif olduğumuz meşgalelerimiz olduğunu fark ettim. Bunların da kendi tercihimizle, zaruri olmayan, emeğine değmeyen, kaybettirdiklerini karşılayamayan lüks ihtiyaçlarımıza! isteklerimize kavuşmak için  değerli mi değerli zamanımızı, enerjimizi, sabrımızı, sevdiklerimizden çaldığımız anlarımız olduğunu gördüm. Hep maddeyle mutlu olacağımızı zannettiğimiz için manaya, öze yeterince zaman ayıramadık. Oysa madde bozulmaya, ne kadar yeni de olsa eskimeye, kaybolmaya mahkum, ama mana öyle mi ? Mana ölümsüzdür. Kime karşı olursa olsun gösterilen sıcak bir ilgi; bir çocuk, bir yaşlı, bir gence ayrılan zaman, ve onu içten dinleyen, hisseden, şefkatle eğilen bir insan onlara daha anlamlı ve değerli ne verebilir? diye düşündüm. Bu mana, bu sevgi, bu duygu unutulur mu, yıllar geçse de etkisi söner mi?

 

            Bu çok değerli zaman diliminde  düşündüm ki mükellef sofralar kurmak için zaman kaybetmeyelim, muhasebe , özeleştiri yapalım, varsa hatalarımız "ben yanlış yaptım" diyebilelim, ihmal ettiklerimize koşalım, yapabilinecek çok güzel şeyler var, hep "ben mutlu olayım" değil de başkalarını mutlu etmekle "ben huzurlu olayım" diyelim.

 

            Ben de bu özel zaman diliminde mutluluğun  sadelikte, mütevazilikte, kolaylıkta gizli olduğunu fark ettim. Ve düşündüm ki bu hassas , kırılgan bedenimize, onun ölümsüz ve mana kısmını oluşturan ruhumuza, taşıması ağır olan fuzuli yükler yüklemeyelim, zaten senin ve benim sahibim her şeyi düşünmüş, bize de sadece gönülden teşekkür etmek düşmüş....

 

12 Temmuz 2013 Cuma

Hayırlı Ramazanlar!

                                                  
                                              Herkese Selamlar,
 
         İki aydan fazla oldu çeşitli nedenlerden dolayı bloguma yazı yazamadım. Şu anda Ramazanla birlikte bloguma da kavuşmanın çifte mutluluğunu yaşıyorum...

         Habersiz gittiğim için üzgünüm... Ama habersiz gittiğim gibi.... sürpriz yaptım, geldim. Umarım sevinmişsinizdir ....

         Yazmak ...çocukluğumda günlüklerle başlamıştı, olan her bir şeyi, duygularımı, çocuksu sevinçlerimi,  kimi zaman hüzünlerimi günün sonunda satırlara döker, kalemi defteri kendime dost yapardım. Bir gün yazmasam çok şey kaçırdım, günlüğüme vefasızlık yaptım, onu mahzun bıraktığımı sanırdımYıllar geçtikçe günlükler de birikti, birikti.... Onları her okumamda geçmişte yaşadıklarımı aynen  yaşamak bana mutluluk vermedi, babamın yıllar süren hastane hikayeleri... baba düşkünü bu evlada ağır geldi... kimi buruklukları unutmak daha evlaydı, unutmak da bir nimetti... o nedenle tarihe not düşmekten, içimi kağıtlara dökmekten vazgeçmiştim.

          Ama bilgileri paylaşmak güzel bence, yazdıklarım bilinmeyen şeyler değil ama bizler unutkan varlıklarız, unuturuz...Hatta  bir düşünürün dediğine göre, yeni bir kitap okumaktansa daha önce okuyup istifade ettiğimiz bir kitabi yeniden okumanın daha yararlı olduğunu yazıyordu. Zihnimize yerleştirmek için hayatımıza, mutluluğumuza katkı yapacak şeyleri tekrar tekrar okumak, bir konuyu öğreniyor gibi öğrenmek...daha kalıcı olacak.

          Ramazan çok kıymetli  bir zaman dilimi....

          Kendimizi keşfetmek... Empati yapmak için; "yokluğu" yaşayarak, "yoksulluğu" anlamak, nimetlerin nimet olduğunun farkına varmak,  hayatın zenginliklerini idrak etmek, maddeye değil manaya odaklanmak için ideal bir fırsattır diyorum ...katılıyor musunuz ???

         Bana fikir ve önerilerinizle katılabilirsiniz... İyi ramazanlar...

26 Nisan 2013 Cuma

DUYGULAR VE UMUTLAR....


                                                            Merhabalar,
 
              Ben hastane hatıralarımı pek yazmayı düşünmezdim. Ama ameliyat olma kararlılığıyla İstanbul'a gittiğim ve bir bir buçuk ay yazamayacağım düşüncesiyle söyledim, öyle ansızın ortadan kaybolmak pek şık olmazdı, o nedenle  paylaşma ihtiyacı duydum. Yoksa şahsi sıkıntılarımla kimseyi meşgul etmek istemezdim ama insan başkalarının deneyiminden de istifade  ediyor aslında...Olumsuz gibi görünen olayların, sıkıntıların  sadece kendi başına gelmediğini bilmek, şu kısacık dünya hayatında sağlık kadar hastalığın da normal bir süreç olduğunu, iyi ve kötünün, umudun ve burukluğun  harmanlanarak insana sunulduğunu bilmek bir anlamda insanı güçlendiriyor.

            Başımıza gelen olumlu- olumsuz gibi görünen hiç bir şey yok ki insanın gelişmesine, deneyim kazanmasına vesile olmasın yeter ki, bana göre, doğru perspektiften, doğru açıdan, pozitif yörüngeli bakabilmeyi başarmak.

            Artık bu konuyla sizi sıkmak istemiyorum, sonuç olarak  Sema hastanesindeki  dört- beş günlük tetkiklerden sonra "parathormonu" nun yüksek olduğunu ve onun tedavisi yapılmadan, o düzelmeden ameliyat yapılamayacağını öğrenmiş olduk ve vakit kaybetmeden evimize, Ankara'ya döndük.

           

            Eskiler "kız binmiş deveye, gör kısmeti nereye" derlermiş. Hatta yolda İstanbul'a giderken Düzce'nin oralarda Akçabaat et lokantası var. Gelip giderken yolumuzun üstü orada mola veririz. Oranın sahibi beyefendi ile sohbet ettik. " Biliyor musunuz ben ameliyat olmaya gidiyorum" dedim. "Aaa be ablacım belli olmaz, belki olmazsın, sen merak etme, moralini iyi tut" dedi. "Hııı, hııı" diye ona başımı salladım ve içimden "randevu aldım ameliyata gidiyorum işte" dedim, "nasıl olmam ki??? " ve o kadar emindim ki, kendimce kesin  ameliyat olacağımı çünkü Ankara'da öyle söylenmişti. Hayırlısı bakalım...doğrusu biraz ertelendiğine sevinmedim değil. Gün doğmadan neler doğar bilinmez...

            İnşaallah her şey iyi olacak, herkes için.         Prof. Dr. Sevim Güllü Hoca'yı da tavsiye ederim. İyi bir Endokrin uzmanı. Her şey gönlünüzce olsun. Hoşça kalın.

23 Nisan 2013 Salı

Nasıl Anjiyografi Olunur?

                                                              
                                                             Merhabalar,

        Sabahleyin doktorum gelmiş ve bugün neler yapılacağını bildirmişti. Önce akciğer filmine, daha sonra ultrasona ve öğleden sonra da anjiyografiye gidecektim. Anjiyodan çok korkuyordum. İlk ameliyat olmam gerektiği söylendiğinde internetten biraz araştırmıştım ve aameliyattan önce mutlaka
anjiyo yapıldığını okumuştum. Ne garip ben ameliyattan değil anjiyodan korkuyordum, gerçi biraz da doğal ameliyatta uyuyorsunuz ama anjiyo öyle mi?? canlı canlı...düşüncesi, hayali bile ürpertmeye yetiyordu. Vakit çabuk geçti, öyleden sonra   beni anjiyo olacağım bölüme getirdiler. Aileme de buraya kadar, içeri giremezsiniz deyip onları durdurdular. Ahh ahhh! yalnızsınız, hem de yapayalnız , biraz kurbanlık koyun gibisiniz, artık Allah yardımcımız olsun. Bu günü bir atlatsam kendimi kahraman ilan edecektim...kendi kendime kimseye demeden...

            Ameliyathane gibi bir yerdeydim.Yatar yatmaz gözlerimi sıkıca kapattım, hiç bir şey görmek istemiyordum, ne kadar az şey görsem o kadar  iyiydi. Ruh dünyamın pencerelerini sıkı sıkı örttüm ve yine duaya durdum. Dua ne inanılmaz bir güç, ne inanılmaz bir kuvvet, ne inanılmaz bir metanet. Burada bana kim eşlik edebilirdi?  İşte sevdiklerimi, en yakınlarımı bile  almamışlardı içeriye ama O, O her yerdeydi....

          Hemşire beni hazırlamıştı ki doktorun sesini duydum. "Nasılsınız Emine hanım?" dedi. Hemen fırsat bildim, düşüncelerimi bilsin istedim "Ben çok korkuyorum" dedim, çocuk gibi ... Ama ne yapayım gerçekten korkuyorum. "Merak etmeyin canınız çok acımayacak, çok uzun da sürmeyecek" dedi. Bu sözler beni o kadar rahatlattı ki anlatamam. Ve işlem başladı.            Acıyan canım değildi, maddi cismim değildi...acısa da önemli değildi, duygularım acıyordu..... ruhum acıyordu.... hislerim acıyordu.... mana alemim sızlıyordu... damarlarımdan kalbime gidildiğini bilmek, en hayati, en değerli parçam ...kalbim,  sevdiklerimin meskeni, coşkularım, mutluluklarım, hayallerim, umutlarım,  hüzünlerim hepsi kalbimizde yer  bulmuyor muydu??

          Kırk kırk beş dakika sürmüştü herhalde. Nihayet bitmişti korktuğum gibi değildi, ama kolay da değildi, tabii doktorun arada bir sorması "nasılsın" diye. Emin ve güvenilir ellerde olduğunu bilmek sıkıntıyı çok hafifletiyordu. Neyse kendi kahramanım olmuştum, çok şükür sağ sağlim çıkmıştım, yedi sekiz saat kum torbası koydular. Geçti ama çoook şey öğrendim. Siz siz olun iyi insan olun, bir gün darda kalırsanız...  Hoşça kalın.    23 Nisan Çocuk Bayramı herkese kutlu olsun!

18 Nisan 2013 Perşembe

DUA VAKTİ...

         
                                                             Herkese Selamlar,
 
         Odama geldiğime henüz yarım saat olmuştu, zihnimi toparlamaya ve duyduklarımı hazmetmeye çalışıyordum. Önce akşam yemeği geldi. Daha sonra adının Yeter hemşire olduğunu öğrendiğim hanım geldi. Gayet güler yüzlü, ses tonu ve  sıcaklığıyla beni rahatlatan bir bayan. Boyum ölçüldü, tartıda kilom tespit edildi, ateşim ölçüldü, sonra kan almaya geldiler, eko çektiler, kalbimin yoğun bakımdan sürekli takip edileceği bir şeylere bağladılar. Aman Allah'ım sözde dinlenmek için kalmaya karar vermiştim, bu personeller  artık beni bir an bile bırakmayacaklardı  anlaşılan...

 

             Bir şeye ne kadar fikren hazırlıklı olursanız olun içinde bilfiil olayı yaşayan olmak çok farklı.... insan kendini ne çok seviyor, nasıl da kıyamıyor, ne kadar hassas, ne kadar büyük bir güce sığınmaya ve O'nun tarafından korunmaya muhtaç ....

           

            Kendimi bir annenin savunmasız, zayıf, ağladığında herkesi başına toplayacak kadar  küçük ama  zayıflığıyla güçlü ve nazı çok iyi geçen yavrusu gibi hissediyordum. Acizliğimi şefaatçi kılıp O'na dua ediyordum. "Ey her şeyin tek Sahibi ve dilediğini dilediği gibi değiştirebilen, her şeye gücü yeten, her şeyin anahtarını (sağlık, sıhhat, afiyet, huzur, maddi-manevi zenginlik) elinde bulunduran merhameti sonsuz Allah'ım! Bana, benim yavrularıma merhamet ettiğim gibi, onların hatırına, sen de bana merhamet et."

           

            Derken küçük oğlum, ayrılalı yedi- sekiz saatte yedi sekiz yaş küçülmüş, sesi soluğu değişmiş bir vaziyette beni aradı: " Alo annecim nasılsın annecim, sen şimdi ne yapıyorsun annecim demesi bardağı taşıran son damla olmuştu." Telefonu kapatıp hüngür hüngür ağlamak istiyordum. Ben bir de çocuklarımın hasretine dayanacaktım , aman Allah'ım .....Onları Ankara'da bırakmıştım anneanneye, okulları vardı, hem beni ameliyatlı  görmelerini, incinmelerini istemiyordum.

           

            Artık herkes gitmişti, hemşire hanım, sağlık memurunun soruları vs bitmişti, ohh nihayet ve saat 22.30 olmuştu,  artık kendi kendimize kalmış ve artık uyuyabilecektik.  Hiç bir şey düşünmek istemiyor sadece ve sadece uyumak ve dinlenmek istiyordum ki boynunda steteskopu ile bir doktor içeri girmez mi." Sizi muayene edebilir miyim? İnanamıyorum....inanamıyorum ....gecenin bu saatinde ne diye beni muayene ediyor bu beyefendi, günler torbaya mı girdi anlayamadım. Herhalde hastane kuralları böyle yoksa bu hastanede mi ilgi bu seviyede ???      Yarın çok yoğun bir gün olacak....

 

14 Nisan 2013 Pazar

HİKAYESİ KALDI...

                                               
                                                     Merhabalar Sevgili Dostlar,
          Saat tam 17.00 olmuştu biz Sema hastanesine ulaştığımızda. Bahçede ablam, kardeşim, eniştem bizi bekliyorlardı. Yaklaşık bir yıldan beri benim rahatsızlığım onları da telaşlandırıyor, üzüyordu. Onlar da ameliyat olup rahatlamamı istiyorlardı. Hayırlısı...ile...

            Doktorum Mustafa Gülen Hoca ile aile boyu görüşmeye başlamıştık.

            Mustafa hoca her şeyi eğik bükmeden açık seçik anlatıyordu. Ameliyatta ölüm riskinin de olduğunu hatta neden ölüm olduğunu da anlatıyor anlatıyor "kafanız karıştı mı?" diye soruyordu. Ona "yoook karışmadı " diyordum ama ....böyle mert durabildiğim için de kendime hayret ediyordum, çok kararlı gelmiştim, mecburen dişimi sıkacaktım. Hatta Mustafa Hoca diyordu ki "çok kararlı gelip de çook  kaçıp gidenler oldu" diye. Ben kaçmayacaktım, anne olmak için yıllar önce hastaneye gittiğimde de kendime öyle demiştim." Milyarlarca insan bu deneyimi yaşadı ve başardı sen de başaracaksın ve anne olma payesine erişeceksin. Her şeyin bir bedeli var." Bu durum için de geçerliydi, ben ilk değildim, binlerce insan kalp ameliyatı olmuş benden önce, ne yapabilirdim, nereye kadar kaçabilirdim?

            Gerçekten sağlık çok değerli, çok kıymetli, çok pahalı ama maalesef  pahası riske girince çok iyi anlaşılıyor. Ankara'da yapılan "tee testi" ni de getirmiştik. Anjiyografi yapılacağını, çeşitli tetkiklerden sonra ancak  ameliyat yapılabileceğini öğrenmiştik.

           Doktorum istersek gidip eve (ablama) bir kaç gün dinlenip tekrar gelebileceğimizi yoksa da hemen yatış yapabileceğimizi söylüyordu. Kendimi yorgun ve rahatsız hissediyordum ve bir, bir buçuk saat daha  yol çekmektense bir an önce dinlenmeye çekilmek istiyordum, ve kalmaya karar verdik.

            Görüşme bitmişti ve bana odama kadar eşlik ettiler. Oda  denizin tam karşısındaydı....denizi ne kadar severdim, İstanbul bana ne kadar coşku verirdi her  zaman...ama bugün ne İstanbul, ne deniz ne de çok sevdiğim kardeşlerim coşku değil anlam bile vermiyordu. İnanılmaz bir duygu yoğunluğu yaşadım odaya girince...mertliğim, dikliğim , dirayetim her şeyim buraya kadardı... ilk kez evet ilk kez hastanede "hasta" olarak yatacaktım hem de KVC servisinde. Daha sonraki günlerde hasta olarak hiç yaşıtıma rastlamadım, hep annemin taydaşlarıydı... Olsun çocuk servisinde çocuklar da vardı diğer yerlerde...

11 Nisan 2013 Perşembe

HER ŞEYDE VARDIR BİR HAYIR

                                                          
                                                                      İyi akşamlar,

          Yaklaşık üç hafta önceydi, çocukları okula göndermiş, okuyacağım şeyleri gözden geçirmiş ve blogumun yazısını hazırlamak üzere koltuğuma kurulmuştum.  "Kendini gerçekleştirme" ile ilgili bir yazı yazıyordum hızlı hızlı... Birden etrafımdaki her şey dönmeye başladı, ne oluyor ne bitiyor derken fenalaşıp kanepeye yığıldım. Kendimi toparladığımda eşimi aradım ve bizim hastane sürecimiz böylece başlamış oldu.

             Fatih üniversitesinde kalbimi daha yakından görüntülemek adına "Tee testi" istendi. Kameralı bir hortum yutturuluyorsunuz. Yutabileceğiniz en tatsız şeylerden biri. Çok lezzetsiz... Neyse netice alabilmek için katlanıyorsunuz, başka seçeneğiniz de yok zaten. Sonuç olarak mitral yetersizliğinin derecesinin arttığını, farklı yerlerden de kaçaklar- sızıntılar olduğunu ve ameliyat zamanının geldiğini söylediler. Evet şikayetlerim demek boşuna değildi, tansiyonum da sürekli düşüyordu. Kendimi hiç mi hiç iyi hissetmiyordum. O nedenle ben üzülmedim sevindim, geçtiğimiz haziran ayından beri beklemedeydim...

            Bu süreçte beni üzen şey hasta olmak değildi; insan et, kemik, kan gibi, bozulup yıpranabilir
maddelerden oluşmuş, taş değil kaya değil, tabii ki sağlık kadar hastalık da normal algılanmalı karşılanmalıydı, zor olsa da kabullenilmeliydi....Ben de bunun da bana kazanımları olur dedim, tesadüfen gelip beni bulmadı, vardır muhakkak bir hayır dedim, teslim oldum ama elimden geleni de yapmaya çalıştım, iyileşmek, şifaya kavuşmak adına...

            Ama beni üzen atıl olmaktı, üretken olamamak, eskisi gibi aktif olamamak bunlar bana çok zor geldi....Haftada altı gün 9.00- 17.00 mesaisinden sonra, sadece kendine dönük yaşamak bana ızdırap verdi.... Buna bir türlü teselli bulamadım....Hayat başkaları için bir şeyler yapabiliyorsan anlamlıymış...Koşturuyorken rahatmış, zahmet de rahmet varmış. O nedenle ameliyat olma zamanımın gelmesi beni umutlandırdı, heyecanlandırdı hemen iyi olmalıyım, ve kaldığım yerden yola revan olmalıyım ....diye sevindim. Nasıl olsa Allah bana yardım edecekti başka türlü zaten ben başaramazdım, dayandığım kaynağım sağlamdı...Bu umut ve düşüncelerle yola çıktım...

      Neyse geçtiğimiz Haziran ayında bu sıkıntılar baş gösterdiğinde "kalp kapağı onarımı" ameliyatını Sema Hastanesinde deneyimli ve başarılı bir ekibin yaptığını öğrenmiştim. Doktorum hazırdı, tanışmıştık geçen yıl. Pazartesi günü yola çıktık ama ben pek de iyi değildim, akşam 17.00'e randevu almıştık.....

      Bana geçmiş olsun dileklerini ileten siz değerli okurlara da gönül dolusu teşekkürler.

      Devam etmek ümidiyle...Sağlıklı kalın...

9 Nisan 2013 Salı

                                                
                                                             Tekrar Merhabalar,


        İstanbul Fatih Üniversitesi Sema Uygulama Araştırma Hastanesi görevlilerine teşekkürler!

        Hastanede kaldığım süre içersinde babacan, samimi, ilgili, risk almayan, riski hastaya bırakan, gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatan, hasta merkezli düşünen, deneyimine ve uzmanlığına güvendiğim için tercih ettiğim ve bir kıssa yaşayarak teyit ettiğim,  Kalp  ve Damar Cerrahisi Değerli Doç. Dr. Mustafa Güden Hoca'ya,

      Koroner Anjiyografi doktoru Uzm.Dr. Soe Moe Aung'a,

      Paratiroid Sintigrafisi çekimini gerçekleştiren Faruk Temel beyefendiye,

   Güler yüzleriyle beni rahatlatan Hemşire Yeter Hanım'a, Kezban Hanım'a ve isimlerini bilemediğim diğer hemşire hanımlara,

   Hemşir ve sağlık memurlarına,

   Her  geliş gidişlerinde " geçmiş olsun" dileklerini ileten temizlik personellerine,

   Ev yemeği kalitesindeki yemeklerin servisini gerçekleştiren görevlilere,

   Beni hastane kapısında karşılayan aile yakınlarıma,

   Tanıdığım tanımadığım  insanların bana  duaları ile şimdilik ötelenen ameliyat serüvenine,

   Ve bir dakika yanımdan ayrılmayan çok değerli eşime, hayat arkadaşıma, ve emeği geçen herkese gönülden teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız....

 

31 Mart 2013 Pazar

                            
             Tekrar görüşmek ümidiyle,




             Hastayım demeyi hiç sevmedim...
             Hep iyiyim demeyi yeğledim....
             Ama son günlerde kendimi iyi hissetmedim.
             Zaten dostlarım biliyor bu nedenle ben evdeyim.
         

             10 ay olmuş ben artık eski ben olmayalı...
             7 ay olmuş görevimi bırakalı.....
             Olsun her şey insan için değil mi?
             İnsan nasıl olgunlaşsın, nasıl hikayeleri oluşsun...
             Ben gidiyorum....dostlarım....
             Artık İstanbul'a Sema hastanesine gidiyorum
             Ameliyat olma zamanım nihayet geldi
             Beklemek kolay değildi...
             Ama ben bu süreci de sevdim...
             Bana dua edebilirseniz...sevinirim.
            

16 Mart 2013 Cumartesi

BAHAR VE DİRİLİŞ


                                                           Merhabalar,

            Mart ayının ortalarına geldik.  Günler süratle geçiyor ama pek farkında değiliz. Bahar da yavaş yavaş kendini hissettiriyor. Bir iki günden beri biraz daha soğuktu Ankara, rüzgarlıydı ama yine de iyiydi.

            İnsanla evren arasında inanılmaz bir bağ var. İnsan küçültülmüş bir evren sanki, yani maddi yapısı-mana yapısı her şeyiyle kainat kadar muhteşem, sanatlı ve de  değerli. İnsan hayatını mevsimlere benzetecek olursak ; ilkbahar doğumu , yaz gençliği, sonbahar yaşlılığı ve kış ölümü hatırlatmıyor mu? İlkbahar çok açık ve net bir şekilde öldükten sonra dirilmeyi hatırlatıyor, birebir
örtüşüyor. Kışın yaprakları dökülmüş kupkuru bir ağaç aynı insan iskeletine benzemiyor mu ?

             Karıncalar, sinekler, böcekler hepsi kışın nereye kayboluyor?

            Ölmüş olan tabiat baharla diriliyor, yeryüzünde hummalı bir varoluş faaliyeti göze çarpıyor. Ağaçlar tomurcuklanıyor,  çiçekler açıyor her tarafta,   bin bir çeşit canlı hayatla tanışıyor. Ve bu canlanma hareketi  koca bir alanı kapsıyor, üç- beş değil binlerce, milyonlarca canlı yeryüzüne teşrif ediyor ve çok olmaları düzen ve kaliteyi bozmuyor. Hepsi çok sanatlı, hepsi harika. Yeni yeni hayvanların böcek, sinek, karınca vs doğması, envai çeşit bitki ve meyvelerin oluşması hiç bir karışıklığa sebebiyet vermiyor . Oysa bizler en fazla 1-2 şeyi bir arada yapabiliriz. Üstelik hem hızlı hem mükemmel, hem kırıp dökmeden, malzemeleri israf etmeden (yemek programlarındaki gibi) yapmak  şampiyonluğu kazandırmıyor mu?

            Uyumsuz, ahenksiz, israf , gereksiz diyebileceğimiz bir şeyin icadına siz şahit oldunuz mu ?
Ben olmadım, aksine peşi peşine sayısız güzelliklerin var edildiğine, hiç bir özensiz , dağınık, eksik, fazla olmadan tam kusursuz bir sanat ve denge içinde olduğunu fark edebiliyor muyuz? Bence hayır, edemiyoruz, çünkü çok işimiz var,  ne etrafımıza bakacak vaktimiz, ne de güzellikleri anlamlandıracak bakışımız var? Öyle değil mi???

            Bahar bahar gibi canlanmamıza, yeniden dirilişimize, hayatın güzel olan anlamını kavramaya vesile olsun. Hoşça kalın.

11 Mart 2013 Pazartesi

PAPATYALAR ÖLÜNCE GÜZEL KOKAR


            Öteden beri okuduklarım , izlediklerim, dinlediklerim hep etkiler beni, bir kulağımdan girip diğerinden çıkmaz. Süzer, tartar, değerlendirir doğruluğuna inandığım, kaynağına ,kimin söylediğine güvendiğim bilgileri kullanırım, hayatıma taşırım, başkalarının deneyiminden faydalanırım.  Biraz temkinliyim, bilgi de seçiciyim, güvenirliğinden emin olmadan, sorgulamadan zaten o bilgiye talip de olamam. Mesela maydonozun  çok sağlıklı mı olduğunu öğrendim, kahvaltıma yeşillikler katarım.   Bugüne kadar öğrenmeye ihtiyacım hiç azalmadı; nasıl öğrenci olmalıyım, nasıl başarılı olmalıyım, nasıl kendimi geliştirmeliyim, nasıl eş olmalıyım, nasıl anne olmalıyım, nasıl ergen annesi olmalıyım, nasıl çocukların sınav stresini hafifletmeliyim, nasıl insan olmalıyım ben bunları hep okuyarak, ehlinden öğrenerek yaşamaya çalıştım. Gerçi insan nisyandan alınmıştır, unutmaya yatkındır. Ama hayata geçirilebilenler kar  oluyor. Hata yapmadım mı, tabii ki yaptım, ama muhtemel hataları en aza indirgemeye  çalıştım. Beni rahatlatan, ferahlatan, işimi kolaylaştıran bilgileri paylaşmadan yapamadım....

            Bunları neden mi anlatıyorum, bir bilgi var ki, bir gerçek var ki ben ondan hep kaçtım, çoğu insan gibi ..... onu görmezden, duymazdan, bilmezden geldim. Çünkü soğuk duruyordu, biraz da ürkütücüydü.... Hani meclislerde kazara değinilecek olsa "aaa şimdi güzel şeyler konuşalım, bu da nerden çıktı" deyiverdiğimiz , düşünerek dahi olsa moralimizi bozmak istemediğimiz o gizemli konu....

Ölüm....

Bir yakınımın tavsiyesi ile birkaç hafta önce bir TV kanalında yayınlanan ölüm konusunu dün akşam izledim, dinledim. Ölümün farklı bir perspektifle anlatıldığı, gerçeklerden kaçarak değil, bilerek ve gereği yapılarak yaklaşmak gerektiğinin anlatıldığı dolu dolu bir program. Evet tabii ki çok etkilendim. Anladığım ve yorumladığım şekliyle bir kaç kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum, korkutucu değil merak etmeyin güzel, ben beğendim.

1.Kabir hayatı;  arkadaşlarını, yoldaşlarını dünyadayken bizim hazırladığımız, seçtiğimiz bir hayat... ama farklı bir boyutta.  Yapılan iyiliklerin, değerlere yaptığımız yatırımların; sosyal sorumluluklar, dürüstlük, doğruluk ,yardımseverlik, sadakat, affetme,  adaletli, iffetli olma, cömertlik, tevazu, amel, İLİM bunların kabir hayatında suretlere, cisimlere dönüşeceğini, herkesin bizi bırakıp gittiğinde,  bunların bize eşlik edeceğini ve asla yalnız  olmayacağımızı  daha somut ve net  bir şekilde anladım.

2.Ölüm düşüncesi kişiyi zayıflatmayacağı, onu kabullenerek yaşamanın kişiyi daha çok rahatlatacağı ve güçlendireceği, zamanının kıymetini bileceği, yaptıklarının muhafaza edildiği düşüncesinin daha çok gayrete vesile olacağı, ölümle barışık yaşamanın kendimizle de anlamlı ve barışık yaşamaya, ertelediklerimizi ertelememek gerektiğini anlamamızı sağlayacağını....

3.Hiç kimsenin kendisine asla ölümü yakıştırmadığı ama ölmemek gibi bir seçeneğin olmadığı, biz deve kuşu misali görünmemek için kafamızı kuma gömsek de ölümün zamanı geldiğinde mutlaka bizi göreceği...o nedenle kaçmanın çare olmadığı, ona göre yaşamak gerektiği...
4. Burada bırakacağımız şeylerin; dünyevi telaşlar, koşuşturmalar, meslek, kariyer, yazlık, kışlık, giyim, kuşam bunların zaten fani olduğunu, bakiye dönüştürebilirsek olanları zaten yol arkadaşı olarak yanımızda götüreceğimizi.....anladım.    Güzel yaşayabilmek ümidiyle Hoşça kalın.

8 Mart 2013 Cuma

GÜZEL KONUŞMA SANATI

                                                             Merhabalar,

            "Üslub-u beyan, aynıyla insan" dermiş eski insanlar. Yani insan özünde gizlidir, sözleriyle kendini ele verir. İnsanın dili kalbinin aynasıdır. Kalbinde ne varsa dile dökülen onun yansımasıdır. İnsanın konuşması karakterini, kişiliğini, hatta ruhunu yani kendini tanımlar, açar.

 

            Güzel bir kalbin seslendirilmesi olan dil, dilin seslendirdiği güzelliklerden de yine kendisi de etkilenir. Yani kalb ve dil birbirleriyle sürekli alış-veriş halindedir. Kalpten süzülen dili, dilden dökülen kalbi etkiler.

 

          "Kılıç yarası onulur, dil yarası onulmaz" ifadesiyle atalarımız kırıcı ve yaralayıcı söz, mimik ve davranışların aylar, yıllar geçse de buruk izinin etkisinin kaybolmayacağını ifade ederler.

           Bu nedenle "ya hayır konuş, ya sus" düsturu bizim için belirleyici bir üslup olmalıdır. Çok ve lüzumsuz konuşma zaman ve kelam israfına neden olmaktadır. Asıl olan az ve öz konuşma olmalıdır. "Çok konuşanın çok sakatatı olur" ifadesi; amaçsız konuşmalarda yalan, dedikodu sui-zan gibi
yanılmalara düşme tehlikesi olabileceği vurgulanmaktadır.

 

         Maalesef günümüzde toplumsal bir kangrene dönüşen ve "olanı söylüyoruz" aldatmacasıyla insanların arkasından, duydukları zaman üzülecekleri dedi-koduları yapmak sıradan, vicdanı incitmeyen, koyu muhabbetlerin konusu olmaktadır. Oysa seviyeli insan nezih üslubunu, temiz , berrak ifadesini her şartta korumaya çalışandır. Onurlu, güçlü kişilerin başkalarının arkasından onların hoşlanmayacağı şekilde konuşarak güvensizlik, sadakatsizlik yapmamaları beklenir. İnsani olan iç- dış uyumunu korumak.

       Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz

       Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

       Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı

       Söz ola ağulu(zehirli) aşı, yağ ile bal ede bir söz.Yunus Emre.

 
Dünya Kadınlar günü kutlu olsun ama 1 gün kadınların problemlerinin konuşulması için çok az.

5 Mart 2013 Salı

İYİ DE NASIL SEVECEĞİM ?


                                                                Herkese İyi günler,

 

                  Bir gün aile içi sorunlarına çözüm arayan genç bir çift ile görüşmüştüm. Kadın, eşinin kendisine karşı ilgisiz olduğundan şikayetçi: "Eşim akşam işten eve gelir gelmez televizyon kumandasına yapışıyor ve uykusu gelene kadar televizyondan gözünü ayırmıyor."

            Sonra beyefendi ile konuştum. "Bakın eşiniz nasıl da sizin ilgi ve sevginize muhtaç." dedim...

            Aldığım cevap çok ilginçti: "İyi de hocam, ben eşimi nasıl seveceğimi bilmiyorum ki
seveyim..."

          Bugün aile içi sorunların temelinde, "sevebilme yeteneği" elde edememiş ve birbirine karşı neredeyse sevgi dilencisine dönmüş eşlerin itirafları yatıyor.

         Bu genç beyefendiye çocukluk döneminin nasıl geçtiğini sordum. Aldığım cevap duymaya çok alışkın olduğum cevaptı:

       "Annem hep iş güç telaşında bir kadındı. Kendini ya mutfakta veya evin içinde bir yerlere koşturmaca içinde görürdüm. Babam ise her zaman yorgun ve uyuyan bir adamdı. Onlar beni çok sevdiklerini söylerler ama ben o sevgiyi içimde hiç duyamadım. En zor durumlarda annem babam beni hiç anlamadı. Çocuk diye geçiştirdiler. Geceleri tek başıma yatmaktan korkar, anneme seslenirdim. Annemin cevabı hep aynı olurdu: "Gelmeyeyim yanına!" Fena yaparım, yat çabuk!"

       Evet yanına gelinmeyen çocukların fena yetiştiği bir ülkede yaşıyoruz.

      Çocuklarınızın vefasız, hayırsız olmasını, anormal davranışlarda bulunmasını istemiyorsanız, onları sevin. Hem de çok sevin. Koşulsuz sevin...

Kaynak: Aksiyon Dergisi, Adem Güneş.

4 Mart 2013 Pazartesi

DEĞİŞİM VE GELİŞİM

                                                             Herkese  Merhaba,

         Her gün diğer günün tekrarı, aynısı, benzeri gibi görünür gözümüze. Oysa hiç bir gün diğerinin tıpatıp benzeri değildir. Ben dünkü ben değilim, soluduğum hava dünkü hava değil, duygularım
dünkü duygularım değil, düşüncelerin  de dünkü düşüncelerim değil. Dünkü vücut hücrelerim de değişti, yerine yenileri geldi. Bir gün daha eskidi  biyolojik yapımız. Bir gün daha arttı hayat tecrübemiz... Bizim değiştiğimiz ve yenilendiğimiz gibi yaşadığımız dünyada sürekli tazelenmekte, halden hale girmekte.

            İnsan maddi kalıbı itibariyle hızlı bir değişim göstermiyor, yıllar geçiyor da insanın yaşadıkları simasına nakşediliyor, bedenine sirayet ediyor. Sürdürdüğü ve yaşadığı hayatla paralel manalar ve izler oluşuyor çehresinde. Ama duygu, sezgi, his , heves, arzu, istek, niyet gibi manevi dünyası, dünyanın durmadan döndüğü gibi her an, her daim renk renk değişip başkalaşabiliyor. Yani insan sabah ayrı, akşam ayrı... bir ruh dünyasına sahip olabiliyor.

            Bu kadar değişime , gelişime, yenilenme zemininde yaşayan insan, bunlara uygun bir hayat sürmez, kendini sürekli yenilemez, geliştirmez, olumlu anlamda değiştirmezse bozulmaya, değersizleşmeye, kıymetten düşüp eskimeye istemese de maruz kalacaktır. Hayata ve hayat kanunlarına ters düşmemek, durağanlığın vereceği hasarın önüne geçmek,  ruhun, kalbin de ihtiyacına cevap verecek  kalitede kendini geliştirme mecburiyetindedir.

             İnsan ruhunu boğan gayesizliktir, boşluktur, atalettir, tembelliktir. İnsanı şahlandıran, kanatlandıran, canlandıran hedeftir, amaçtır. Her insanın   " kaliteli insan" olma gibi yüce hedefleri olmalıdır. Ve durmadan dinlenmeden bu gayesi uğruna okumalı, düşünmeli, çabalamalı, çalışmalı, emek harcamalı. Günümüzün gerektirdiği donanıma sahip olma yolunda,  irade ve azim çok önemli değerlerdir.

            Bu baharda ağaçlar yeniden yeşerecek ve yeni çiçekler  açacak. Geçen baharın çiçekleri, dalları ve meyveleri değerlendirildi, hazmedildi, istifade edildi. Bu bahar zihinlerimiz yeni idealler, yeni fikirler, yeni bilgiler, yepyeni umutlarla yeniden yeşermeli...

 

                                  Her gün bir yerden göçmek ne iyi,

                                  Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.

             Her gün bir yere konmak ne güzel,

             Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.

                                 Dün de beraber gitti cancağızım,

                                 Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

           Ne kadar söz varsa düne ait,

          Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Mevlana.

3 Mart 2013 Pazar

IŞIĞI YANAN EV

                                                 
                                                       Herkese İyi hafta sonları,


            "Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekardım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.

           Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti, yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak:

"Anneciğim sizin buralarda kaçta yatılıyor? dedim.

Hacı anne :

"Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.

Merak ettim tekrar sordum:

"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"

Hacı anne:

       "Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte yakınlarda ışığı yanan bir ev bulamazlarsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz.

Kaynak: İnternet, Prof. Dr. Saffet Solak'ın bir hatırası.

28 Şubat 2013 Perşembe

OĞLUM VE BEN

                                                              
                                                          Herkese Günaydın,
 
 
            "Çocuğum dünyaya geldiğinde, yetişmem gereken uçaklar ve ödenecek faturalarla meşguldüm. Ben uzaklardayken yürümeyi de konuşmayı da öğrendi oğlum. Biraz büyüdüğünde, "Senin gibi olmak istiyorum baba" demeye başladı. İşyerine telefon açıp, "Baba eve ne zaman geleceksin?" diye sorardı ikide bir. "Ne zaman geleceğimi bilmiyorum oğlum. Ama geldiğimde güzel bir vakit geçireceğimizden emin olabilirsin." derdim hep. Yıllar öylece geçip gitti. Oğlum on yaşına geldi. Ona güzel bir top aldım. "Top için teşekkürler baba! Haydi oynayalım." dedi. "Bu hafta sonu tamamlamam gereken işler var. Bugün olmaz, haftaya tamam mı?" cevabını verdim. "Tamam" dedi, fakat yüzündeki gülümseme eksilmedi: "Baba, büyüyünce ben de senin gibi olmak istiyorum."

 

         Oğlum üniversiteden mezun oldu. Bu durumda birçok baba gibi, benim de söylemem gerekenler vardı. "Seninle gurur duyuyorum oğlum. Gel şöyle biraz oturalım, sana diyeceklerim var." Başını salladı ve gülümseyerek, "Arkadaşlara sözüm var baba. Sen arabanın anahtarlarını verebilir misin bana? Sonra görüşürüz oldu mu?" karşılığını verdi. Seneler aktı. Emekli oldum. Artık vaktim vardı. Oğlum ise başka bir şehirde iyi bir iş bulmuştu,  orada yaşıyordu. Bir gün ona telefon ettim. "Eğer sence de uygunsa, hafta sonu buraya gel de hasret giderelim." dedim. "Sevinirim baba. Bir bakayım, müsait bir vakit bulabilirsem gelirim. Ama şu sıralar işlerim çok yoğun. Fakat seninle görüşmeyi ben de çok istiyorum." dedi. Peki, ne zaman gelirsin oğlum? diye sordum. " Ne zaman olur bilmiyorum baba.

Şimdi bir iş görüşmem var ona yetişmem gerek. Sonra ararım seni. Geldiğimde güzel vakit geçireceğimizden emin olabilirsin." dedi. Telefonu kapattığında oğlumun çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini anladım... Örnek aldığı babasına benzediğini? Büyüyünce tıpkı babası gibi olduğunu..."
Kaynak: İnternet. Ben çok beğendim, faydalı olması umuduyla.